2. Deck

 0    100 flashcards    macitsamet
download mp3 print play test yourself
 
Question Answer
uzatmak, uzanmak, yayılmak, yaymak, sündürmek, esnetmek, gerdirmek •gerinmek, germek
büyük bir alanı kaplamak, uzanmak, yayılmak
Kazağımı çekme - gereceksin.
start learning
stretch
stretch away/into
Don't pull my sweater - you'll stretch it.
genişle(t)mek, büyü(t)mek
Ürün yelpazemizi genişletmeyi umuyoruz.
start learning
expand
We are hoping to expand our range of products.
çıkmak, iş veya okuldan uzun süreli ayrılmak, terketmek, istifa etmek
yapmaktan vazgeçmek, bırakmak
Son zamanlarda ailesiyle daha fazla zaman geçirmek için işinden ayrıldı.
start learning
quit
I quit smoking and put on weight.
She recently quit her job to spend more time with her family.
fazla uyumak, uyuya kalmak
Yine uyuya kaldığım için bugün treni kaçırdım.
start learning
oversleep - overslept
I have missed the train today because i overslept again
sollamak, yetişip geçmek, yetişmek
daha da başarılı olmak
•Tütün, ülkenin önde gelen ihracatı olmak için kahveyi geride bıraktı. •Acele edersen ona yetişirsin.
start learning
overtake - overtook - overtaken
•Tobacco has overtaken coffee to become the country's leading export. •If you hurry, you will overtake him.
kulak misafiri olmak, kulak kabartmak, istemeden kulak misafiri olmak, duymak/işitmek
Ayrıldığını söylediğini duydum.
start learning
overhear - overheard
I overheard him telling her he was leaving.
öngörmek, ileriyi görmek, tahmin etmek
Gelecekte herhangi bir sorun öngörmüyorum.
start learning
foresee - foresaw - foreseen
I don't foresee any problems in the future.
önceden bilmek
Tanrı önceden bildiği kavminden yüz çevirmedi.
start learning
foreknow - foreknew - foreknown
God hath not cast away his people which he foreknew.
tahmin etmek, öngörmek
tahmin, tahmin raporu
2001 yılında bölge için ciddi bir deprem tahmin edildi.
start learning
forecast
the weather forecast
In 2001 a serious earthquake was forecast for the area.
öngörü, önceden söylemek, kehanette bulunmak, kestirimde bulunmak
Baykuşlar ölümü önceden haber verebilirler.
start learning
foretell - foretold
The owls foretell the death.
yontmak, yontarak şekil vermek
-den yontarak şekil vermek
Anıt taştan yontulmuştu/oyulmuştu.
start learning
hew - hewed - hewn
hew out (of)
The monument was hewn out of stone.
biçmek, çim biçmek/kesmek
Lütfen, çimleri biçin.
start learning
mow - mowed - mown
Please mow the lawn.
hecelemek
ayrıntıyla açıklamak, açıkça anlatmak *Bana anlaşmanın ayrıntılarını açıklayan bir mektup gönderdiler.
"Güzel" kelimesini heceleyebilir misin?
start learning
spell - spelt
spell out - spelt out *They sent me a letter, spelling out the details of the agreement.
Can you spell the word 'beautiful'?
yanlış hecelemek/yazmak
Genelde yanlış telaffuz edip yanlış yazarlar.
start learning
misspell - misspelt
People often misspell it and mispronounce it.
Pes etmek, vazgeçmek
cevabını aramaktan vazgeçmek; çözmekten vazgeçmek
Bırakıyor musun?
start learning
give up - gave up - given up
Do you give up?
bırakıp gitmek, terketmek, yüzüstü bırakmak
... den/dan vazgeçmek, terketmek; yapmaktan/sahip olmaktan vazgeçmek
•Çok hastayken ondan vazgeçemeyeceğini hissetti. •Beni terk etme aman sevgilim.
start learning
forsake - forsook - forsaken
He decided to forsake politics for journalism.
•He felt he couldn't forsake her when she was so ill. •Do not forsake me, oh my darling
çevirmek, dönmek, döndürmek
(yün, pamuk) eğirmek
Araba yol boyunca döndü.
start learning
spin - spun
The car spun across the road.
kiralamak, devretmek
bir başkasından kiraladığınız bir evin veya başka bir binanın tamamını veya bir kısmını kiralamasına izin vermek için
Kira sözleşmemizde evi kiralamamıza izin verilmiyor.
start learning
sublet - sublet
Our rental contract states that we are not allowed to sublet the house.
vurmak, cezasını vermek, öldürmek
aşık olmak, vurulmak, kapılmak (ortaç sıfatı ile) *O senin annene deli gibi aşık oldu.
Bütün gücümüzle onlara saldırmalıyız(vurmalıyız)!
start learning
smite - smote - smitten
smitten with *He was smitten with your mother.
We shall smite them with all our power!
susamak
bir şeye susamışlık, şiddetli istek, tutku
Tanrılar taze kana susamış olmalı!
start learning
thirst
thirst for
The gods must be a thirst for fresh blood.
kızdırmak, sataşmak
takılmak, eğlenmek, kızdırmak
Tom'u yeni saç kesimi konusunda kızdırıyorlardı / alay ediyorlardı.
start learning
tease
They were teasing Tom about her new haircut.
kaçınmak, sakınmak, uzak durmak, (argo) atlatmak, birini ekmek
önlemek, engel olmak, karşı durmak
Şehir merkezinden uzak durmaya çalışın.
start learning
avoid
Book early to avoid disappointment.
Try to avoid the city centre.
sakınmak, kendini tutmak, müsamaha göstermek, hoş görmek
özellikle kibar veya sabırlı olduğunuzu gösterecek şekilde bir şeyi yapmaktan veya söylemekten kendinizi alıkoymak
•Sakın! •Planı o kadar başarılıydı ki, orijinal eleştirmenleri bile onu tebrik etmekten güçlükle vazgeçebiliyorlardı.
start learning
forbear - forbore - forborne
•Forbear! •His plan was such a success that even his original critics could scarcely forbear from congratulating him.
yeniden yapmak
Bu raporu yeniden yapmam gerekecek.
start learning
redo - redid - redone
I'm going to have to redo that report.
yeniden yapmak
tekrar yapım/çevirim/versiyon
Kadınlar dünyayı tekrar yaratabilir!
start learning
remake - remade
remake
Women can remake the world!
kaçmak
sıvışmak, kaçıp gitmek, kaçmak, tüymek
Polis, zanlının şimdi ülkeden kaçtığını düşünüyor.
start learning
flee - fled
Police think the suspect has now fled the country.
tevbe etmek, bırakmaya yemin etmek
bir şeyi yapmayı bırakmaya yönelik ciddi bir karar vermek:
Üyeleri, ulusal bağlılıklarına yemin etmek zorunda kalacaklardı.
start learning
forswear - forswore - forsworn
Its members would have to forswear their national allegiances.
devirmek, iktidardan düşürmek
devirmek, düşürmek; zorla devirmek/alaşağı etmek •devirme (kişi, hükümet)
Hükümeti devirmek için plan yapmakla suçlandılar.
start learning
overthrow - overthrew - overthrown
They were accused of plotting to overthrow the government.
yeniden inşa etmek, tekrar yapmak
düzeltmek, iyileştirmek, canlandırmak, eski hâline getirmek
Katedral, yangında yıkıldıktan sonra yeniden inşa edildi.
start learning
rebuild - rebuilt
The country is still struggling to rebuild its economy.
The cathedral was rebuilt after being destroyed by fire.
inkar etmek, kabul etmemek
Ne de dayatılan gerçek zorlukları inkar etmek anlamına gelmez.
start learning
gainsay - gainsaid
Nor is it meant to gainsay the real hardships imposed.
patla(t)mak, yar(ıl)mak, patlayıp param parça olmak
bir yere/yerden aniden ve zor kullanarak girmek, hareket etmek, çıkmak, geçmek
Bir su borusu patladı ve mahzeni sular altında bıraktı.
start learning
burst - burst
Three masked men burst into the bank.
A water pipe burst and flooded the cellar.
kırmak, parçalamak
yakalamak, suçlamak, göz altına almak
Polisler içeri girmek için kapıyı kırmak zorunda kaldı.
start learning
bust - bust
He was busted for selling drugs.
The cops had to bust the door down to get in.
süslemek, yaldızlamak
bir yüzeyi ince bir altın tabakasıyla veya altın gibi görünen bir maddeyle kaplamak
Güneş ışığı çocukların yüzlerini parlattı.
start learning
gild
Sunlight gilded the children's faces.
seyretmek, dikkatlice bakmak
birini veya bir şeyi görmek veya bakmak
Yeni köprü, seyretmek için inanılmaz bir manzara.
start learning
behold - beheld
The new bridge is an incredible sight to behold.
sakatlamak, baltalamak, zora sokmak, elini kolunu bağlamak, yapamayacak duruma getirmek
diz arkası kirişi/kordonu; veter
•Başkan, Kongre tarafından engellendiğini düşünüyor. •Aşırı düzenlemeler dürüst işletmeleri engelleme/baltalama eğilimindedir.
start learning
hamstring - hamstrung
•The president feels he is hamstrung by Congress. •Excessive regulations tend to hamstring honest businesses.
öğütmek, unufak etmek
dişlerini gıcırdatmak, gıcırtı sesi çıkarmak
•Salatanın üzerine biraz karabiber öğütün. •Benim için biraz kahve öğütür müsün? •Tuz ve taze çekilmiş karabiber.
start learning
grind (up) - ground (up)
grind your teeth
•Grind some black pepper over the salad. •Could you grind up some coffee for me? •Salt and freshly ground black pepper.
sarılmak, yapışmak
korkudan birine/birşeye sıkı sıkıya yapışmak, tutunmak
Çıkıntıya yapışmış halde bulundu.
start learning
cling - clung
She was found clinging to the ledge.
giydirmek, giyinmek
giyinmek
Kral, mor bir elbise giymişti.
start learning
clothe, be clothed in
be clothed in something
The King was clothed in a purple gown.
•kuşanmak •sarmak, donatmak, kuşatmak, süslemek
Şövalyeler savaş için kılıçlarını kuşanmışlardı.
start learning
gird oneself with
The knights girded themselves with their swords for battle.
bir şeyin etrafına bir şeyler sarmak(ip, urgan vb.) dolamak, sarmak, sarmalamak
(saat, oyuncak vb.) kurmak
İpi ağacın etrafına sardı.
start learning
wind sth around - wound sth around
wind (up) a clock/toy/watch *Did you remember to wind the alarm clock?
She wound the rope around the tree.
kuşatmak, (zorluk, tehlike)
rahat vermemek, muhasara etmek, huzursuz etmeye devam etmek
Proje başından beri sorunlarla kuşatılmış durumda.
start learning
beset
The project has been beset by problems from the start.
abartmak
aşırıya kaçmak, abartmak, ifrata kaçmak
Dün spor salonuna gittim ama sanırım biraz abarttım.
start learning
overdo - overdid - overdone
I went to the gym yesterday, but I think I overdid it a bit.
taşmak, aşmak (zaman), süresini aşmak, süresi geçmek
istila etmek, ele geçirmek, kaplamak, sarmak *Ev fareler tarafından istila edildi.
Üzgünüm geciktim ama buluşma 20 dakika geçti.
start learning
overrun - overran - overrun
The house was overrun by rats.
Sorry I'm late, but the meeting overran by 20 minutes.
aşmak(limit)
Uçak pisti aştı ve suda bitti.
start learning
overshoot - overshot
The plane overshot the runway and finished up in the water.
üstesinden gelmek, alt etmek, halletmek, çözmek, kurtulmak
etkilenmek, etkisinde kalmak, kapılmak, birden kapılmak
Uyuşturucu bağımlılığının üstesinden gelmeye ve bir iş bulmaya çalışıyor.
start learning
overcome - overcame - overcome
She was overcome by emotion.
He's trying to overcome his drug addiction and find a job.
yalvarmak
Biraz daha kalın, yalvarırım!
start learning
beseech - besought
Stay a little longer, I beseech you!
hatırlamak, yapmayı anımsamak/hatırlamak
bir şey düşünmek, aklında bulundurmak,
Pencereyi açmayı hatırladım.
start learning
bethink - bethought
bethink oneself
I bethought myself to open the window.
yol almak, yola koyulmak
biryere gitmek
Pansiyonuma doğru yola koyuluyum.
start learning
betake oneself to - betook oneself to - betaken oneself to
I shall betake myself to my lodgings.
teklif vermek, fiyat teklif etmek, önermek
fiyat teklifi, teklif, fiyat önerisi
Şirket için 500 milyon dolar teklif ettiler.
start learning
bid - bid - bid
made a bid / put in a bid
They bid $500 million for the company.
kutsamak çok yaşa!
•Tanrı’nın yardımını dilemek, inayet istemek, kutsamak, takdis etmek •Allah’ın sevgili kulu olmak; nimetine, şansına sahip olmak
•Rahip evliliklerini kutsadı. •Tanrı senden razı olsun.
start learning
bless
•The priest blessed their marriage. •God bless you
yoksun bırakmak, elinden almak, sevdiğinden ayırmak
matemli, yaslı, sevdiğini yitirmiş, yoksun bırakılmış
Baylar ve bayanlar, bu gün burada bizler için çok değerli olan bir şeyden yoksun bırakıldığımız için toplandık.
start learning
bereave (of)
bereaved
Ladies and gentlemen, we are gathered here today to bereave the loss of something dear to us.
ile ilgilenmek, ele almak, gereğini yapmak, uğraşmak, üstesinden gelmek, başa çıkmak, hakkından gelmek
biri ile konuşmak, tanışmak, görüşmek özellikle işinin bir parçası olarak
Sizinle uğraşacak vaktim yok.
start learning
deal with - dealth with
I have no time to deal with you.
kızmak, küçümsemek
kötü davrandıkları için birisiyle ciddi bir şekilde konuşmak
Kötü davranışları için onu azarladı.
start learning
chide
She chided him for his bad manners.
sabırla beklemek, kollamak
bir şeyler yapmak için iyi bir fırsatı sakince beklemek
İntikamını alana kadar zamanını bekliyordu.
start learning
bide - bided - bode
bide your time
She was biding her time until she could get her revenge.
tahammül etmek, dayanmak
Tembelliğe dayanamadı.
start learning
abide
He couldn't abide laziness.
•katlanmak, tahammül etmek, kaldırmak, dayanmak, •doğurmak, dünyaya getirmek
taşımak, çekmek, götürmek, kaldırmak
•Ondan hoşlanıyorum ama arkadaşlarına katlanamıyorum. •Asla çocuk doğurmayacağı söylendi.
start learning
bear - bore - borne
He came in, bearing a tray of drinks.
•I like her, but I can't bear her friends. •She has been told that she will never bear children.
yavrulamak, doğurmak (hayvan)
•yavrulamaları için tavuk/at/tavşan yetiştirmek •köpek, koyun, domuz vb. ırk, cins, soy
Kuşlar, son altı yıldır başarılı bir şekilde yavruladı.
start learning
breed - bred
The birds have bred successfully for the past six years.
dayanmak (bina, yapı...)
Evimiz depreme dayanacak şekilde tasarlandı.
start learning
withstand - withstood
Our house was designed to withstand an earthquake
yol açmak, neden olmak
babası olmak
Yoksulluk açlığı doğurur ve açlık suçu doğurur.
start learning
beget - begot - begotten
In the Bible it says that Adam begat Cain and Abel.
Poverty begets hunger, and hunger begets crime.
oturmak, ikamet etmek
Bu evde hiç kimse oturmuyor
start learning
dwell - dwelt
No one dwells in this house
başına gelmek, düşmek
vuku bulmak, olmak, meydana gelmek, başına gelmek
Ailenin başına korkunç bir talihsizlik geldi.
start learning
befall - befell - befallen
A dreadful misfortune has befallen the family.
hesaptan para çekmek, para çekmek
50 dolar çekti.
start learning
withdraw - withdrew - withdrawn
She withdrew $50.
yanlış/ters anlamak
yanlış anlaşılmak; iyi/doğru anlaşılmamak
Soruyu tamamen yanlış anladı.
start learning
misunderstand - misunderstood
be misunderstood
He misunderstood the question completely.
koyduğu yeri unutmak; nereye koyduğunu/bıraktığını hatırlamamak
Görünüşe göre araba anahtarlarımı kaybettim.
start learning
mislay - mislaid
I seem to have mislaid my car keys.
katılmak(toplantı, konser vb), yer almak, devam etmek, dinlemek
sürekli devam etmek, takip etmek •bir şeyle ilgilenmek veya birine yardım etmek
Toplantıya sadece 12 kişi katıldı.
start learning
attend
attend to sb/sth
Only 12 people attended the meeting.
yanlış yönlendirmek, yanıltmak
aldatmak
Halkın hükümet tarafından yanıltıldığını iddia ediyor.
start learning
mislead - misled
She claims the public was misled by the government.
serbest bırakmak, tahliye etmek, salıvermek
bırakmak, salıvermek, koyvermek •gösterime sun(ul)mak, piyasaya sun(ul)mak/çıkar(ıl)mak *Albüm Noel zamanında piyasaya sürülecek.
Öğleden kısa bir süre önce altı rehine serbest bırakıldı.
start learning
release
The album is due to be released in time for Christmas.
Six hostages were released shortly before midday.
-sıkmak, sıkıştırmak -suyunu sıkmak
sıkışmak, sıkıştırmak
Elini sıktı ve hoşçakal dedi.
start learning
squeeze into/through
She squeezed through a narrow gap in the wall.
She squeezed his hand and said goodbye.
(elbise, kumaş) sıkmak, sıkıp/büküp suyunu çıkarmak
Çoraplarını sıktı ve kuruması için astı.
start learning
wring - wrung (out)
He wrung out his socks and hung them up to dry.
boşanmak
boşanma Ailem boşanıyor.
Kocasından boşanıyor.
start learning
divorce
*be get a divorce My parents are getting a divorce.
She's divorcing her husband.
hayal/düş kırıklığına uğratmak, altüst etmek
hal/düş kırıklığına uğramak; sükûtu hayale uğramak
Hayranları hayal kırıklığına uğratmak istemiyoruz.
start learning
disappoint
*be disappointed in I'm really disappointed in you.
We don't want to disappoint the fans.
uygun görmemek, tasdik etmemek/onaylamamak
Ailesi evliliği onaylamadı.
start learning
disapprove (of)
Her family disapproved of the marriage.
ortadan kaybolmak, gözden kaybolmak
sırra kadem basmak, ortadan kaybolmak
Kalabalığın içinde kayboluşunu izledi.
start learning
disappear
Her husband disappeared in 1991.
She watched him disappear into the crowd.
etkinleştirmek, harekete geçirmek
Alarm, bir lazer ışınıyla etkinleştirilebilir.
start learning
activate
The alarm can be activated by a laser beam.
başarmak, üstesinden gelmek
Sanki bütün gün hiçbir şey başaramamışım gibi hissediyorum.
start learning
accomplish
I feel as if I've accomplished nothing all day.
şüpheye düşürmek, kuşkulandırmak
kaygı, endişe, korku *İtiraf etmeliyim, senin planın hakkında bazı kaygılarım var.
Onu gördüğümde kalbim beni kuşkulandırdı/şüpheye düşürdü.
start learning
misgive - misgave - misgiven
misgiving *I must admit, I have some misgivings about your plan.
My heart misgave me when I saw him
-e uğramak (değişim...), maruz kalmak, geçirmek, başından geçmek, uğramak, katlanmak
•Ülke şu anda büyük bir siyasi değişim geçiriyor. •Kalp sorunu nedeniyle ameliyat oluyor.
start learning
undergo - underwent - undergone
•The country is currently undergoing major political change. •He is undergoing surgery for a heart problem.
•rahatlamak, gevşemek, rahat hareket etmek •düzeltmek, doğrultmak
rahatlamak ve tarzınızda daha az resmi ve ciddi olmak
Bir iki kadeh şaraptan sonra biraz gevşeyeceğini ummuştum.
start learning
unbend - unbent
I'd hoped that after a glass or two of wine she might unbend a little.
yanlış harcamak
zamanı veya parayı boşa harcayacak veya akıllıca olmayacak şekilde kullanmak
Kamu parasının bu şekilde hatalı harcanmasını engellemeliyiz.
start learning
misspend - misspent
We must stop public money being misspent in this way.
itmek, ittirmek, sokmak
aniden ve güçlü bir şekilde itmek
•Parayı cebine soktu. •Gazeteleri bana doğru itti.
start learning
thrust into/at
•She thrust the money into his pocket. •She thrust the papers at me.
çok iyi gelişmek, gelişmek, serpilmek, başarılı ve mutlu olmak
İş büyüyor.
start learning
thrive - throve - thriven
The business is thriving.
hızlandırmak, daha da hızlı hale getirmek
hızını artırmak, gaza basmak
Enflasyonun bu yıl hızlanması muhtemeldir.
start learning
accelerate
Inflation is likely to accelerate this year.
hızlan(dır) mak, hızını art(ır)mak
Biraz hızlanmayı deneyebilir misin lütfen?
start learning
speed (sth) up - sped up
Can you try to speed up a bit please?
ağlamak, göz yaşı dökmek
Annesinin kaybı için ağladı.
start learning
weep for - wept for
She wept for the loss of her mother.
yanlış anlamak, yanılmak
birini birisiyle karıştırmak; benzetmek; sanmak *İnsanlar bazen onu bir kızla karıştırıyor.
Sanırım anlamımı yanlış anladın.
start learning
mistake - mistook - mistaken
mistake sb for sb *People sometimes mistake him for a girl.
I think you mistook my meaning.
sonuçlandırmak, bitirmek, sona erdirmek, son şeklini vermek
Jo anlaşmanın ayrıntılarını sonuçlandırmak için Tayland'a uçtu.
start learning
finalize
to finalize arrangements/details
Jo flew out to Thailand to finalize the details of the deal.
eğlendirmek
davet etmek, misafir ağırlamak
Çocukları eğlendirmek için bir palyaço tuttuk.
start learning
entertain
We hired a clown to entertain the children.
vurgu yapmak, belirtmek, vurgulamak
Kazadan sürücünün sorumlu olmadığını vurguladı.
start learning
emphasize
He emphasized that the driver was not to blame for the accident.
soyunmak, soymak
Matt soyundu ve yatağa girdi.
start learning
undress
Matt undressed and got into bed.
bağış yapmak, vermek, tahsis etmek, bahşetmek, hibe etmek
•bağış, hibe, •birine genellikle resmi bir şekilde bir şey vermek veya izin vermek •kabul etmek
•Üniversite ona bir burs verdi. •Lincoln kölelere özgürlük verdi.
start learning
grant
•The college granted him a scholarship. •Lincoln granted liberty to slaves
bağışlamak, hibe etmek, vermek
organ/kan bağışlamak
Üniversiteye dört yüz yeni bilgisayar bağışlandı.
start learning
donate
Four hundred new computers were donated to the college.
rica etmek, talep etmek, dilemek, istemek
rica, istek, dilem, dilek, talep *Talep üzerine bir başvuru formu mevcuttur
İki bilgisayar daha talep ettik.
start learning
request
*An application form is available on request
We've requested a further two computers.
•kaldırmak, çıkarmak, temizlemek •at(ıl)mak, çıkar(ıl)mak, uzaklaştır(ıl)mak •... dan/den uzak olmak/farklı olmak; ilgisi/alâkası olmamak
taşımak, kaldırmak, alıp götürmek
•Kapağı dikkatlice çıkarın ve boyayı karıştırın. •Tıbbi nedenlerle işinden çıkarılmıştır. •Prensesin dünyası gerçeklikten çok uzaktı.
start learning
remove, be far removed from sth
An operation was needed to remove the bullets from his chest.
•Carefully remove the lid, then stir the paint. •He had been removed from his job on medical grounds. •The princess's world was far removed from reality.
razı olmak, muvafakat etmek, izin vermek
muvafakat, müsaade, izin, rıza
Sonunda girmemize razı oldurlar/izin verdiler.
start learning
consent
You can't come without your parents' consent.
They eventually consented to let us enter.
alkışlamak, el çırpmak, alkış tutmak, el şaklatmak
sırtını sıvazlamak, birinin sırtına dostça dokunmak
Kalabalık daha fazlası için alkışladı ve alkışladı.
start learning
clap
clap sb on the back/shoulder
The crowd clapped and cheered for more.
tüketmek, bitirmek
bunal/t) mak, sıkıntıdan patla(t)mak
Bu ışıklar fazla elektrik tüketmiyor.
start learning
consume
be consumed with/by sth *She was a dancer consumed by ambition.
These lights don't consume much electricity.
fark etmek, algılamak, tespit etmek
bulmak, ortaya çıkarmak, keşfetmek, sezmek, hissetmek, farkına varmak
Bu özel kamera, vücutları ısılarıyla algılayabilir.
start learning
detect
This special camera can detect bodies by their heat.
kaymak, kaydırmak
kaymak, kayıp gitmek, kaydırmak, kayar gibi geçip gitmek *Alan'ı uyandırmamaya dikkat ederek odadan çıktı.
Mektubu cebine attı.
start learning
slide - slid slide (sth) across/down/along
slide (sth) into/out of/through, etc *She slid out of the room, being careful not to wake Alan.
He slid the letter into his pocket.
sallamak, sallanmak
savurmak, savrulmak, döndürmek (Beyzbol) Sopayı sallarken topu izleyin.
Yürürken gerçekten kollarını sallıyor.
start learning
swing - swung
Watch the ball as you swing the bat.
She really swings her arms when she walks.
doğrulamak, teyit etmek
İfadesini doğrulamak imkansızdı.
start learning
verify
It was impossible to verify her statement.

You must sign in to write a comment