12. Deck

 0    100 flashcards    macitsamet
download mp3 print play test yourself
 
Question Answer
derecelere ayırmak, (kalite, ölçü ve önemliliğine göre) seviyelere ayırmak, puanlamak, puan vermek, değerlendirmek
not, puan
Meyveler yıkanır ve boyuta göre derecelendirilir.
start learning
grade
The fruit is washed and then graded by size.
•rendelemek •sürterek/sürtünerek ses çıkar(t)mak
•ocak/şömine ızgarası •sinirine dokunmak, kızdırmak, sinirlendirmeye başlamak
Patatesleri soyup rendeleyin.
start learning
grate
grate on sb/sth
Peel and grate the potatoes.
otlamak, otlatmak
sürtüp yaralamak, sürtünmek, Düştüm ve dizimi sıyırdım.
Çayırda sığır otladı.
start learning
graze
I fell and grazed my knee.
Cattle grazed in the meadow.
sım sıkı tutmak, kavramak, dikkatini bütünüyle çekmek, tutulmak, etkisinden kurtulamamak
sımsıkı tutma, kavrama, denetim, yönetim, güç, kontrol, Ekonomiye sıkı sıkıya hakimdir.
Kolunu kavradı.
start learning
grip
He has a firm grip on the economy.
She gripped his arm.
durmak, durdurmak
durma, hareketsiz kalma
Konsey, proje üzerindeki çalışmaların derhal durdurulmasını emretti.
start learning
halt
The council ordered that work on the project should be halted immediately.
engellemek, sekteye uğratmak, güçleştirmek, engel olmak
Polis soruşturması, toplumdan yardım alamaması nedeniyle engellendi.
start learning
hamper
The police investigation was hampered by a lack of help from the community.
hasat kaldırmak; ürün hasat etmek
hasat, harman, ürün kaldırma
Kereste hala yerel olarak hasat edilmekte ve öğütülmektedir.
start learning
harvest
Timber is still harvested and milled locally.
sürekli soru sorarak rahatsız /tedirgin etmek
sıkıntı, güçlük, rahatsızlık, ağız dalaşı, tartışmak, ağız kavgası
Beni sürekli para konusunda rahatsız ediyor.
start learning
hassle
He's always hassling me about money.
hızlandırmak, çabuklaştırmak, hemen/vakit kaybetmeden yapmak; çabucak yapmak
Oradaki tek erkek ben değildim, eklemek için acele ettim.
start learning
hasten
I was not, I hasten to add, the only male there.
yığmak, kümelemek, biriktirmek, birini eleştiri/aşağılama/övgü vs. bombardımanına tutmak
küme, yığın, öbek
Tabağına daha fazla yiyecek koydu.
start learning
heap
He heaped more food onto his plate.
kış uykusuna yatmak
bir hayvan kış uykusuna yatarsa, bütün kış uyur
start learning
hibernate
if an animal hibernates, it sleeps for the whole winter
vurgulamak, dikkat çekmek, farkedilmesini sağlamak, üstünü renkli kalemle çizmek/belirlemek
Rapor, daha katı düzenlemelere olan ihtiyacı vurguluyor.
start learning
highlight
The report highlights the need for stricter regulations.
uçak kaçırmak
korsan (uçak)
Uçak teröristler tarafından kaçırıldı.
start learning
hijack
The plane was hijacked by terrorists.
engel olmak, mâni olmak, alıkoymak, güçleştirmek
Olimpiyatlardaki performansı diz sakatlığı nedeniyle engellendi.
start learning
hinder
His performance at the Olympics was hindered by a knee injury.
imâ etmek
ima, iz, belirti, tavsiye, salık, öğüt, yararlı bilgi
Önümüzdeki yıl emekli olmak istediğini ima etti.
start learning
hint
He hinted that he wants to retire next year.
oymak, çukur açmak
kovuk, oyuk, boş, boş, anlamsız, yararsız, beyhude
Yüzyıllar süren kullanımla basamaklar oyulmuştu.
start learning
hollow sth out
The steps were hollowed by centuries of use.
mahcup etmek, utandırmak, aşağılamak, küçük düşürmek
aşağılanmış, aşağılanma
Tüm arkadaşlarımın önünde beni nasıl küçük düşürürsün!
start learning
humiliate
Sue felt completely humiliated.
How could you humiliate me in front of all my friends!
söylemek, aktarmak, vermek, iletmek, açığa vurmak, katmak, kazandırmak, katmak
Vereceğim hayal kırıklığı yaratan haberlerim var.
start learning
impart
I have disappointing news to impart.
bir ülkeye göç etmek
Babası ve annesi o iki yaşındayken göç etti.
start learning
immigrate
immigrate ≠ emigrate
His father and mother immigrated when he was two.
zarar vermek, zayıflatmak, zedelemek
sakatlık, eksiklik, zarar, ziyan, noksan, kusur
Yorgun olduğunuzda muhakemeniz bozulur.
start learning
impair
When you're tired your judgment is impaired.
şuçlama, itham, itham etmek, suçlamak
mahkemeye vermek
Suçlama süreçleri başladı.
start learning
impeach
The impeachment processes have begun.
zorlamak, sürüklemek, iteklemek, itmek
Harry gerçeği söylemek zorunda hissetti.
start learning
impel
Harry felt impelled to tell the truth.
(kanun, sistem, plan vb.) uygulamaya koymak, gerçekleştirmek, etkin kılmak
uygulama
Yeni bilgisayarlı sistemimiz yakında tam olarak uygulanacaktır.
start learning
implement
Our new computerized system will soon be fully implemented.
ima etmek, demek istemek, anlamına gelmek; dolaylı anlatmak, ... ın/in işareti olmak
Şişman olduğumu mu ima ediyorsun?
start learning
imply
Are you implying that I'm fat?
kışkırtmak, körüklemek, tahrik etmek, teşvik etmek
kışkırtma, tahrik
Kalabalığı şiddete teşvik etmeyi reddettiler.
start learning
incite
They denied inciting the crowd to violence.
ikna etmek, inandırmak, kandırmak, neden/sebep olmak; yol açmak
Beni o adamla evlenmeye hiçbir şey ikna edemez!
start learning
induce
Nothing would induce me to marry that man!
isteklerini yerine getirmek, şımartmak, yüz vermek
Çocukları korkunç şımartılmış.
start learning
indulge
Their children are dreadfully indulged.
kızdırmak, heyecanlandırmak, ateşlemek, alevlendirmek
Bu vahşi saldırılar barışçıl bir ülkede tutkuları alevlendirdi.
start learning
inflame
These brutal attacks have inflamed passions in a peaceful country.
şişirmek, şişmek
(fiyat, rakam vb.) zam yapmak, artırmak, şişirmek, fahiş hâle getirmek
Pompa, lastikleri otomatik olarak şişirir.
start learning
inflate
The pump inflates the tyres automatically.
etkilemek, tesir etmek, etkili olmak
etki, nüfuz, sözü geçerlik
Bir filmin başarısını birçok faktör etkiler.
start learning
influence
Many factors influence a film's success.
iş çıkarmak, zahmet vermek, rahasız(lık) etmek/vermek
zahmet, rahatsızlık, sıkıntı, güçlük
•Sana daha fazla zahmet vermek istemiyorum. •Gecikmelerden ve iptallerden rahatsız olan gezginlerden şikayetler vardı.
start learning
inconvenience
•I don’t want to inconvenience you any further. •There were complaints from travellers inconvenienced by delays and cancellations.
çok kızdırmak, çileden çıkarmak, tepesini attırmak, öfkelendirmek
Beni asıl çileden çıkaran, yalan söylemiş olmasıydı.
start learning
infuriate
What really infuriated me was the fact that he'd lied.
nefes almak, içine çekmek, solumak, teneffüs etmek •(US)hızlıca yemek, yutmak
Maria tekrar konuşmadan önce derin bir nefes aldı.
start learning
inhale
Maria inhaled deeply before speaking again.
yavaşlatmak, engellemek, dizginlemek, güçleştirmek, zora sokmak
Bu ürün, zararlı bakterilerin büyümesini engeller.
start learning
inhibit
This product inhibits the growth of harmful bacteria.
başlamak, başlatmak, önayak olmak
Program eyalet hükümeti tarafından başlatıldı.
start learning
initiate
The program was initiated by the state government.
iğne yapmak, şırınga etmek, (değer, kalite vb.) katmak, ilave etmek, eklemek
(para) sağlamak, vermek, temin etmek, katmak, eklemek
Yeni öğretmen okula biraz şevk kattı.
start learning
inject
The new teacher has injected a bit of enthusiasm into the school.
ima etmek, üstü kapalı anlatmak, sezdirmek
ima
Perez'in yalan söylediğini ima etti.
start learning
insinuate
She insinuated that Perez had lied.
sormak, soruşturmak
*araştırmacı
Tom resmin satılık olup olmadığını sordu.
start learning
inquire
inquirer
Tom inquired whether the picture was for sale.
başlatmak, ön ayak olmak
Annem boşanma sürecini başalattı.
start learning
instigate
My mother had instigate divorce proceedings.
talimat vermek, emretmek, resmen söylemek, öğretmek, eğitmek
Personele telefonları kişisel görüşmeler için kullanmamaları talimatı verilmiştir.
start learning
instruct
Staff are instructed not to use the telephones for personal calls.
önlemek, yolunu kesmek, durdurmak
yolunu kesme
Johnson pası yakaladı ve üçüncü golü atmaya devam etti.
start learning
intercept
Johnson intercepted the pass and went on to score the third goal.
gözdağı vermek, gözünü korkutmak, yıldırmak
rahatsızlık verme
Yetişkin mahkeme salonları kaçınılmaz olarak küçük çocukları yıldıracaktır.
start learning
intimidate
Adult courtrooms will inevitably intimidate young children.
istila etmek
akın etmek, istila etmek, doluşmak, üşüşmek, kaplamak, *Kasaba her yaz turistler tarafından işgal edilmektedir.
Portekiz, 1807'de Fransızlar tarafından işgal edildi.
start learning
invade
*Every summer the town is invaded by tourists.
Portugal was invaded by the French in 1807.
ters yüz etmek, baş aşağı döndürmek
Bir kamera, aldığı görüntüyü tersine çevirir.
start learning
invert
A camera inverts the image it receives.
... dan/den alıntı yapmak/destek almak/aktarma yapmak
Başkan, grevi durdurmak için federal yasaya başvurabilir.
start learning
invoke
The President may invoke federal law to stop the strike.
içermek, içine almak, kapsamak, dahil olmak
dahil olmak, Tom muhtemelen dahil olmak istemeyecek.
Rüşvet içermeyen bir seçenek olduğuna eminim.
start learning
involve
Tom is unlikely to want to get involved.
I'm sure there's an option that doesn't involve a bribe.
kaşınmak, kaşındırmak
şiddetle arzu etmek, can atmak, bir şeyi çok istemek
Yün kazaklar kollarımı kaşındırıyor.
start learning
itch
Woollen sweaters make my arms itch.
büyüteçle büyütmek, berbat etmek, abartmak, büyütmek
Hasta olduğunuzda tüm problemleriniz büyür.
Hücreler önce mikroskop altında büyütülür.
start learning
magnify
All your problems are magnified when you're ill.
The cells are first magnified under a microscope.
göstermek, belli etmek
Keder, birkaç farklı şekilde kendini gösterir.
start learning
manifest
Grief manifests itself in a number of different ways.
manevra yapmak
manevra, hile, dolap, oyun
Büyük arabaları manevra yapmakta zorlanıyorum.
start learning
manoeuvre
I find big cars difficult to manoeuvre.
maskelemek, gizlemek, saklamak, örtmek
maske
Kokuyu gizlemek için oraya biraz çiçek koymak zorunda kaldım.
start learning
mask
I've had to put some flowers in there to mask the smell.
topla(n)mak, kitleler oluşturmak, bir araya gelmek
(fizik) kütle, yığın, küme, sürü, halk kitleleri, yığınlar
Over 20,000 demonstrators massed in the town's main square.
start learning
mass
Kasabanın ana meydanında 20.000'den fazla gösterici toplandı.
olgunlaşmak, tamamen gelişmek, kıvamını bulmak, yetişmek
olgun, kâmil, ergin, erişkin
Kızlar erkeklerden daha erken olgunlaşır.
start learning
mature
Girls mature sooner than boys.
zarar vermek; korkutmak; teklike yaratabilmek
tehlike, zarar verebilecek şeyler, tehdit, gözdağı
Bonnie Kasırgası doğu kıyısını tehdit etmeye devam etti.
start learning
menace
Hurricane Bonnie continued to menace the east coast.
hak etmek, layık olmak
erdem, meziyet, fazilet
Suçları hapis cezasını hak edecek kadar ciddiydi.
start learning
merit
Her crimes were serious enough to merit a prison sentence.
(kuşlar, balıklar, hayvanlar) göç etmek, (insanlar) göçmek, göç etmek
Birçok kuş kış için Avrupa'dan Afrika ormanlarına göç eder.
start learning
migrate
Many birds migrate from Europe to African forests for the winter.
yanlış yorumlamak/anlam vermek/çıkarmak
He claims his speech was deliberately misinterpreted by journalists.
start learning
misinterpret
Konuşmasının gazeteciler tarafından kasıtlı olarak yanlış yorumlandığını iddia ediyor.
yanlış yargıya/kanaate varmak; yanlış fikir edinmek
yanlış tahminde bulunmak; hatalı hesaplamak
Hükümetin, halkın ruh halini ciddi şekilde yanlış değerlendirdiğine inanıyoruz.
start learning
misjudge
We believe that the government has seriously misjudged the public mood.
kötü/acımasız/kaba davranmak
kötü muamele; kaba davranış
Yerel bir çiftçi atlara kötü muamele etmekle suçlandı.
start learning
mistreat
A local farmer has been accused of mistreating horses.
yanlış/hatalı kullanmak; kötü amaçlar için kullanmak; suistimal
yanlış kullanım
Dürüst olmayan bir şekilde para elde etmek için konumunu kötüye kullandı.
start learning
misuse
He misused his position to obtain money dishonestly.
değişiklik yapmak
Maliyetleri düşürmek için planların değiştirilmesi gerekecektir.
start learning
modify
The plans will have to be modified to reduce costs.
denetlemek, kontrol etmek, izlemek, bulguları kaydetmek
monitör, bigisayar ekranı
Şirket politikasını izleyecek ve inceleyecektir.
start learning
monitor
He will monitor and review company policy.
matem tutmak, yas tutmak
Her gün ölü oğlu için yas tuttu.
start learning
mourn
He mourned for his dead son every day.
(gemi) suya indirmek; (uzay aracı/bomba) uzaya fırlatmak
başlatmak, piyasaya sürümek, çıkarmak, sunmak, Kitap geçen Şubat ayında piyasaya sürüldü.
to launch a rocket/satellite
start learning
launch
The book was launched last February.
Roket/uydu fırlatıldı.
sızdırmak, akmak, kaçırmak
gizli bilgiyi sızdırmak/açığa vurmak
Su zeminin her yerine sızmıştı.
start learning
leak
Details of the report had been leaked to the press.
Water had leaked all over the floor.
konuşma yapmak, konferans vermek
konuşma, konferans, ders, ahlâk dersi vermek, eleştirmek; kızgın ve ciddi konuşmak, *Bana ders vermeyi bırak!
•On yıl boyunca hukuk dersleri verdi. •Kadın hakları üzerine konferanslar vererek Kuzey Amerika'yı çok gezdi.
start learning
lecture
Stop lecturing me!
•For ten years she lectured in law. •She travelled widely throughout North America lecturing on women's rights.
özgürlüğüne kavuşturmak, kurtarmak, serbest bırakmak
liberation
Askerler şehri kurtardı.
start learning
liberate
liberation
Troops liberated the city.
topallamak, aksamak, topallayarak/aksayarak yürümek
zayıf, takatsiz, güçsüz, bitkin, *topallama
Tom topallıyor
start learning
limp
a limp handshake *She walks with a limp.
Tom is limping.
(iş) tasfiye etmek
tasfiye, *Mağaza tasfiye edildi.
Türkiye'de birçok bürokrat tasfiye edildi.
start learning
liquidate
The store went into liquidation.
In Turkey, many bureaucrats were liquidated.
tasfiye etmek, ayıklamak, temizlemek
istenmeyen kişileri ayıklamak/çıkarmak; kurtulmak
Kendini suçluluktan arındırmak istedi.
start learning
purge
She wanted to purge herself of guilt.
arıtmak, temizlemek, tasfiye etmek
saflaştırma
Bitkiler havayı temizlemeye yardımcı olur.
start learning
purify
Plants help to purify the air.
yerini belirlemek/bulmak
belli bir konumda/yerleşmiş/kurulmuş olmak
Polis hala şüpheliyi bulmaya çalışıyor.
start learning
locate
Police are still trying to locate the suspect.
belirmek, beklenenden/normalden çok daha büyük ve korkutucu olarak ortaya çıkmak
olması yakın ve muhtemel olmak; eli kulağında olmak, gelip çatmak
Ufukta karanlık fırtına bulutları belirdi.
start learning
loom
Dark storm clouds loomed on the horizon.
yağmalamak, talan etmek, yağma etmek
İsyancılar başkenti yağmaladı.
start learning
loot
Rioters looted the capital.
yağlamak
yağlama
Tüm hareketli parçaları gresle yağlayın.
start learning
lubricate
Lubricate all moving parts with grease.
yalpalamak, sendelemek
Araba ağaca çarpmadan önce ileri doğru sallandı.
start learning
lurch
The car lurched forward before hitting the tree.
engel/mani olmak, tıkamak, kapamak
engellemek, mâni olmak, sekte vurmak
Görüşümüzü engelleyen bir sütun vardı.
start learning
obstruct
There was a pillar obstructing our view.
işgal etmek, doldurmak, yer kaplamak
yaşamak, ikâmet etmek, oturmak, işgal etmek, ele geçirmek, zapt etmek
Bebek tüm zamanımızı işgal ediyor gibi görünüyor.
start learning
occupy
The baby seems to occupy all our time.
meydana gelmek, olmak, vuku bulmak
belli bir yerde/bir grup içinde yer almak/bulunmak/olmak/var olmak
Polise göre, ateş gece 12: 30'da meydana geldi.
start learning
occur
According to the police, the shooting occurred at about 12.30 a.m.
baskı yapmak, zulmetmek, eziyet etmek
sıkıntı vermek, içini sıkmak/daraltmak, bunaltmak
Kadınlar, kendilerini aşağı gören bir toplum tarafından ezildi.
start learning
oppress
Women were oppressed by a society which considered them inferior.
... dan/den daha uzun süre devam etmek/dayanmak/sürmek/ömürlü olmak
Bu sistem rakiplerinin çoğunu geride bıraktı.
start learning
outlast
This system has outlasted many of its rivals.
yasakla(n)mak, kanun dışı ilan etmek
Bence tüm tabancalar yasaklanmalı.
start learning
outlaw
I think all handguns should be outlawed.
ana hatlarını açıklamak
özetlemek
Departmanın gelecek yıl için planlarını özetledi.
start learning
outline
He outlined the department's plans for next year.
sayıca üstün olmak, sayı olarak geçmek
Artık dil kurslarında kadınların sayısı erkeklerden çok daha fazladır.
start learning
outnumber
Women now far outnumber men on language courses.
misafirlikten öte geçmek; gereğinde fazla kalmak ve istenmemek; kendisine tanınan misafirlik süresini aşmak
Walthamstow jumper bir ay önce parkur ve mesafe boyunca geride kaldı, ancak bu durumda yapacak daha az işi var.
start learning
outstay
The Walthamstow jumper was outstayed over the course and distance a month ago but has less to do on this occasion.
zekice davranarak/kandırarak alt etmek, mat etmek, üstünlük sağlamak
Kaçıranları alt etti ve kaçmayı başardı.
start learning
outwit
She outwitted her kidnappers and managed to escape.
fazla para almak, kazıklamak
Dükkan benden 5 dolar fazla ücret aldı.
start learning
overcharge
The shop overcharged me by $5.
taşırmak, taşırarak dökmek
taşmak, taşarak dökülmek
Çöp kutusu çöplerle dolup taşıyordu.
start learning
overflow
The bin was overflowing with rubbish.
örtüşmek, benzeşmek
birbiri üstüne binmek
İş unvanlarımız farklı olsa da sorumluluklarımız oldukça fazla örtüşüyor.
start learning
overlap
Although our job titles are different, our responsibilities overlap quite a lot.
tepeden bakmak/seyretmek
gözden kaçırmak; (argo) es geçmek
Denize bakan bir balkon
start learning
overlook
a balcony overlooking the sea
zor ve kuvvet kullanarak yenmek, hakkından gelmek, ezmek, boyun eğdirmek
(his, koku vs.) etkilemek, güçsüzleştirmek, zora sokmak
Silahlı adam, iki güvenlik görevlisi tarafından alt edildi.
start learning
overpower
The gunman was overpowered by two security guards.
mübalağa etmek, abartmak
Görüşmede yeteneğini abartmış olabilir.
start learning
overstate
He may have overstated his ability in the interview.
yasal bir sonucu resmî olarak değiştirmek
devirmek, devrilmek, altüst etmek/olmak
Kazada arabasını devirdi.
start learning
overturn
She overturned her car in the accident.
kürek çekmek, sığ suda çıplak ayakla yürümek
kürek, kayık küreği
Küçükler sığ tarafta kürek çekiyorlardı.
start learning
paddle
The little ones were paddling in the shallow end.
acımasızca eleştirmek
tencere, tava, *belli bir biçimde gelişmek
Son romanı eleştirmenler tarafından eleştirildi.
start learning
pan
pay out, * Not all his ideas had panned out in the way he would have liked.
His last novel was panned by the critics.
başka sözcüklerle anlatmak; yorumlamak
izah
Finkelstein'dan başka bir deyişle matematik, İngilizce gibi bir dildir.
start learning
paraphrase
To paraphrase Finkelstein, mathematics is a language, like English.
yamamak, yama yapmak, yama yaparak kapatmak
leke, parça, kısım, yama, yamalık
pantolonunu yamamak için
start learning
patch
to patch your trousers
tatlıya bağlamak, aradaki buzları eritmek, yatıştırmak, arayı bulmak
Onunla işleri düzeltmeyi başardı mı?
start learning
patch sth up
Has he managed to patch things up with her?
devriyeye çıkmak, devriye gezmek/atmak
devriye, askerî devriye, devriye araçları
Polis sokaklarda gece gündüz devriye geziyor.
start learning
patrol
Police patrol the streets night and day.
gizlice bakmak, dikizlemek, gözlemek
Kimin orada olduğunu görmek için pencereden dışarı baktım.
start learning
peek
I peeked out the window to see who was there.

You must sign in to write a comment