11. Deck

 0    100 flashcards    macitsamet
download mp3 print play test yourself
 
Question Answer
•mutlu bir şekilde gülümsemek, tebessüm etmek •sinyal göndermek, yaymak •parlak ışık saçmak
ışınlamak
•Bebek bana gülümsedi. •Maç, dünya çapında uydudan canlı yayınlandı.
start learning
beam (at)
beam up
•The baby beamed at me. •The match was beamed live by satellite around the world.
azarlamak, haşlamak, fırça(lamak) atmak(argo)
Mary Tom'u (‘a fırça çekti) azarladı.
start learning
berate
Mary berated Tom.
ihanet etmek, hainlik etmek, açığa vurmak, ele vermek, aldatmak
Arkadaşlarıma ihanet etmektense ölmeyi tercih ederim!
start learning
betray
I'd rather die than betray my friends!
patla(t)ma(k), üfleme, eleştirmek,
*çok eğlenmek - düdük/korna çalmak •fırlatmak/havalandırmak(roket), defol - lanet olsun/allah kahretsin
Patlama her şeyi yok etti.
start learning
blast
*have - give a blast (sb whistle/horn) •blast off - blast (it)
The blast destroyed everything.
alevlenmek, tutuşma(k), alev, yangın, öfkeyle parlamak *öncülük etmek, baş çekmek, çığır açmak - ateş(e) etmek/tutmak
İtfaiyeciler yangını hemen söndürdüler.
start learning
blaze (up/out)
•blaze a trail - blaze away
The firemen quickly extinguished the blaze.
göz kırpmak, gözlerini kırpıştırmak, yanıp sönmek, parlamak, ışıldamak
Tom gözlerini kırptı.
start learning
blink
Tom blinked his eyes.
çiçek açmak, zenginleştirmek, yüze renk gelmek
Elma ağaçları ilkbaharda çiçek açarlar.
start learning
bloom
*be in bloom
Apple trees bloom in spring.
alttan yukarı ittirmek, artırmak, iteklemek
*desteklemek, *iterek kaldırmak
Satışları artırmak için çeşitli adımlar attık.
start learning
boost
*give sb a boost *boost up
We took various steps to boost sales.
göz atmak/gezdirmek, karıştırmak, (öylesine) bakmak
*gözden geçirmek,
Bu belgeleri hızla gözden geçirmeni istiyorum.
start learning
browse
•browse through
I'd like you to quickly browse through these documents.
kampanya, mücadele vermek/etmek, kampanya(ya) yapmak/katılmak
Truman seçim gününe kadar mücadele etti.
start learning
campaign
Truman campaigned until Election Day.
kınamak, eleştirmek
kınamak, resmî yolla eleştirmek
Yorumları nedeniyle parti lideri tarafından kınandı.
start learning
censure
He was censured by the party leader for his comments.
•meydan okumak, düelloya davet etmek •zora sokmak, karşı durmak, memnuniyetsizliğini dile getirmek, sorgulamak
birinin yetenek ve kararlılığını ölçen şey, durum •meydan okuma *Eminim Paul seninle yarışacak. Asla meydan okumayı reddetmez.
Smith'i bir kavgaya davet etti. •Seçim sonuçlarına itiraz ediliyor.
start learning
challenge
*I'm sure Paul will race you. He never refuses a challenge.
He challenged Smith to a fight. •The election results are being challenged.
•bir şeyi belli bir süre izleyip kaydetmek •kara, deniz veya gökyüzünün haritasını yapmak, çıkarmak, planını çizmek
çizelge, çizim/harita, kroki, şema, tablo, grafik
Belgesel, savaşın gidişatını gösteriyordu./Belgeselde savaşın gidişatı yer aldı.
start learning
chart
The documentary charted the progress of the war.
konuşup durmak, gevezelik etmek
çene çalma, gevezelik, laklak
Gevezelik edeceğine çevir!
start learning
chatter
Translate instead of chattering!
uygarlaşmak, uygarlaştırmak, medenileştirmek
adam etmek, kibarlaştırmak
Romalılar, Avrupa'nın tüm kabilelerini medenileştirmeyi umuyorlardı.
start learning
civilize
The Romans hoped to civilize all the tribes of Europe.
tıkamak, tıkanmak
pıhtılaşmak, engel olmak
Küvet deliği saçla tıkanmıştı.
start learning
clog
clog up
The plughole was clogged with hair.
klonlamak, aynısını/benzerini yaratmak, çoğalmak (eşeysiz)
klon, yapay olarak elde edilen bitki veya hayvan kopyası
Bilim adamları zaten bir koyunu klonladı.
start learning
clone
Scientists have already cloned a sheep.
çarpmak, hareket halindeyken çarpışmak, tokuşmak
zıt düşmek, ters düşmek
Araba bir minibüsle çarpıştı.
start learning
collide
The car collided with a van.
rahatlatmak, teselli vermek, avutmak, yüreğine su serpmek
rahatlık, konfor
Bebeği rahatlatmak için yukarı çıktı.
start learning
comfort
He went upstairs to comfort the baby.
teselli etmek, avutmak, daha iyi hissetmesini sağlamak
konsol, kumanda paneli
Onu teselli etmeye çalıştım ama ağlamaya devam etti.
start learning
console
I tried to console her but she just kept crying.
derlemek, telif etmek, derleyip toplamak, bir araya getirmek
toplamak, sıralamak
Belge Sağlık Bakanlığı tarafından derlendi
start learning
compile
The document was compiled by the Department of Health
iltifat etmek, beğenmek, saygı göstermek, rağbet etmek
iltifat, övgü, saygı, tebrik etmek, övmek
Tom Mary'ye iltifat etti.
start learning
compliment / pay a compliment
Tom complimented Mary.
idrak etmek, kavramak, anlamak
konuyu kavramak, kapsamak, içine almak
Profesör ne demek istediğimi anlayamadı.
start learning
comprehend
The professor was unable to comprehend what I meant.
mahkum etmek,
ayıplamak, kınamak Doktorlar çifti kınamakta hatalıydılar.
Masum birini mahkum etmektense suçlu bir adamı kurtarmayı göze almak daha iyidir.
start learning
condemn
The doctors were wrong to condemn the couple.
It is better to risk saving a guilty man than to condemn an innocent one.
çekişmek, çakışmak, çatışmak, uyuşmamak, anlaşamamak, beraber olamamak, çelişmek
anlaşmazlık, çekişme, uyuşmamak
•Çocuk yetiştirme konusundaki görüşleri benimkilerle çelişiyor. •Savaşın nasıl başladığına dair çelişkili açıklamalar vardı.
start learning
conflict
•Her views on raising children conflict with mine. •There were conflicting accounts of how the fight started.
•idareli/dikkatli/çarçur etmeden kullanmak •muhafaza etmek, korumak
konservesini yapmak
•Duvarların yalıtılması, ısının korunmasına yardımcı olacaktır. •Ormanlık alanlarımızı gelecek nesiller için korumalıyız.
start learning
conserve
•Insulating the walls will help to conserve heat. •We must conserve our woodlands for future generations.
•ileri sürmek, iddia etmek •yarışmak, çekişmek, mücadele etmek, rekâbet halinde olmak
... e karşı koymak; hoş olmayan veya zor bir durumla baş etmek/uğraşmak/ilgilenmek zorunda olmak
•Avukatları, onun doğruyu söylediğini iddia ediyor. •Dünyanın en iyi tenis oyuncuları bu unvan için yarışıyor.
start learning
contend (for)
contend with sth
•His lawyers contend that he is telling the truth. •The top tennis players in the world are contending for this title.
•itiraz etmek, karşı çıkmak •yarışmak, yarışmaya katılmak, müsabakaya girmek
yarışma
Bay Hughes, karara itiraz etmek için mahkemeye geri döndü.
start learning
contest
Mr Hughes went back to court to contest the verdict.
•katkıda/bağışta/yardımda bulunmak •makale yazmak, yazarak katkıda bulunmak
katkısı olmak, rol oynamak, katkıda bulunmak *Sigara içmek erken ölümüne katkıda bulundu.
•Andrea'nın hediyesine 20 $ katkıda bulundum. •Çeşitli dergilere katkıda bulunuyor.
start learning
contribute
contribute to sth *Smoking contributed to his early death.
•I contributed $20 towards Andrea's present. •She contributes to several magazines.
•paslan(dır) mak •aşın(dır) mak, yıpranmak, yıpratmak, yavaş yavaş zarar vermek
çürütmek, korozyona uğratmak
•Yağmur metal boruları aşındırdı. •Suçluluk duygusuyla yıprandı.
start learning
corrode
•Rain corroded the metal pipes. •He was corroded by guilt.
konuşmak, sohbet etmek
Onunla sohbet etmek güzeldi.
start learning
converse (with)
It was nice to converse with her.
•kırpmak, budamak, keserek biçim vermek, kesip kısaltmak, biçmek •ürün vermek
•ekin, ürün, tahıl •ansızın zuhur etmek, baş göstermek, ortaya çıkmak *Aynı eski sorunlar büyümeye devam etti.
•Stella’nın saçı sıkıca kesilmiş. •Çilekleri haziran veya temmuz aylarında eker.
start learning
crop
crop up *The same old problems kept cropping up.
•Stella’s had her hair closely cropped. •My strawberries crop in June or July.
•ufala(n)mak, dağılmak, dağıtmak, küçük parçalara ayırmak •(ilişki, sistem, his vs.) başarısızlığa uğramak, sona ermek, darmadağın/paramparça olmak
un ufak olmak, çok küçük parçalara ayırmak
•Deprem vurduğunda binalar parçalandı. •İlk evliliği sadece bir yıl sonra çöktü.
start learning
crumble
•Buildings crumbled as the earthquake struck. •His first marriage crumbled after only a year.
sınırlamak, denetim/kontrol altına almak, gemlemek, zaptetmek, frenlemek
kaldırım kenarı, kaldırımın kenar taşı
•Artan faiz oranları enflasyonu sınırlamalıdır. •Öfkeni dizginlesen iyi olur.
start learning
curb
•Increased interest rates should curb inflation. •You’d better curb that temper of yours.
bükülmek, eğilmek, kıvrılmak, bükülmek, dairevi şekil almak
kavis, eğri, kıvrım
Yol sola doğru kıvrılıyor.
start learning
curve
The road curves to the left.
cesaretini kırmak, yıldırmak, ürkmek, bir şeyin zorluğundan ya da ürkütücü olması nedeniyle endişeye kapılmak
gözünü korkutmak
Bu kadar çok insan için yemek pişirme fikri beni biraz korkutmuştu.
start learning
daunt
I was a bit daunted by the idea of cooking for so many people.
hayallere dalmak, hayal kurmak, dalıp gitmek
dalgınlık, hayal
Hayal kurmayı bırakın ve işe geri dönün!
start learning
daydream
Stop daydreaming and get back to work!
•göz kamaştırmak, gözünü almak •bir şeye, birine hayran olmak, etkilenmek, başını döndürmek(şaşırtmak)
•Zekası ve güzel görünüşü beni şaşırttı. •Tren penceresinden dışarıya bakarken, manzara karşısında gözlerimiz kamaştı.
start learning
dazzle
•I was dazzled by his intelligence and good looks. •Staring out the train window, we were dazzled by the scenery.
çürümek, bozulmak, çökmek
çürüme, çökme
Şeker dişlerinizi çürütür.
start learning
decay
Sugar makes your teeth decay.
beyan etmek, duyurmak, ilan etmek, ifade etmek
fikrini belirtmek, açıklamak
Bilim adamları bu etin yenmenin güvenli olduğunu ilan ettiler.
start learning
declare
Scientists have declared that this meat is safe to eat.
azalmak, azaltmak, eksilmek, küçülmek
O gelenek azalmaktadır.
start learning
decrease
That custom is on the decrease.
sonuç çıkarmak, sonuca varmak
ortaya çıkarmak
Sherlock Holmes en küçük detaylardan çok fazla çıkarım yapabilirdi.
start learning
deduce
Sherlock Holmes could deduce much out of the smallest details.
karşı gelmek/koymak, meydan okumak, kafa tutmak, itaati reddetmek, hiçe saymak •inanması/tarifi/tasviri/izahı güç olmak
•Bu çocukların bazıları öğretmenlerine açıkça meydan okuyor. •Tutumu inanca meydan okuyor.
start learning
defy
•Some of these children openly defy their teachers. •His attitude defies belief.
görevlendirmek, görev ve sorumlulukları dağıtmak/ vermek; yetkilendirmek
heyet, delege, temsilci
Asistanına her zaman sıkıcı görevler verir.
start learning
delegate
He always delegates boring tasks to his assistant.
silmek
Bilgisayarımdan birçok dosyayı silmek zorundayım.
start learning
delete
I have to delete many files from my computer.
bir şeyi enine boyuna düşünmek, herşeyi dikkate almak
kasdi, isteyerek, bilerek, kasıtlı
Bir karara varmadan önce on saat boyunca tartıştılar.
start learning
deliberate
They deliberated for ten hours before reaching a decision.
keyiflendirmek, neşelendirmek, haz vermek, memnun etmek
sevinç, zevk, haz
Yeni keşif, her yerde bilim adamlarını memnun etti.
start learning
delight
The new discovery has delighted scientists everywhere.
yıkmak, tahrip etmek
Eski evi yıkmak üç hafta sürdü.
start learning
demolish
It took three weeks to demolish the old house.
•kurtulmak, başından atmak, bırakmak •hendek kazmak •dersi asmak
(yol boyunca) hendek, ark, su yolu
Kız arkadaşını hamile kaldığında terk etti.
start learning
ditch
He ditched his girlfriend when she got pregnant.
işareti olmak, manasına gelmek
göstermek, ifade etmek, belirtmek
Kırmızı renk, tutku veya tehlikeyi belirtmek için kullanılır.
start learning
denote
The colour red is used to denote passion or danger.
sapmak, yoldan çıkmak, farklı bir yöne gitmek
Plandan sapmak istemiyorum.
start learning
deviate (from)
I don't want to deviate from the plan.
biçimlemek, (dergi, gazete, film vb.) basıma, yayına hazırlamak
yazımlamak data
Prestijli bir tıp dergisi yayınlıyor.
start learning
edit
She edits a prestigious medical journal.
•(kuvvet kullanarak) kovmak, atmak, defetmek, kapı dışarı etmek •bir düğmeye basınca çıkmak/çıkarmak
•(bilgisayar) çıkar •uçakta tehlike anında fırlatma koltuğuyla fırlayıp çıkmak; fırla(t)mak
•Bağırdığı için mahkeme salonundan çıkarıldı. •Diski nasıl çıkarırsınız?
start learning
eject
•He was ejected from the courtroom for shouting. •How do you eject the disc?
•elemek, saf dışı bırakmak •ortadan kaldırmak, gidermek
•Turnuvanın ilk turundan sonra elendi. •Doktor, diyetimden tuzu çıkarmamı tavsiye etti.
start learning
eliminate
•She was eliminated after the first round of the tournament. •The doctor advised me to eliminate salt from my diet.
•yükseltmek •aklı/ruhu geliştirmek
yükseltilmek, bir üst göreve getirilmek; daha önemli bir göreve getirilmek *Müdür yardımcılığına yükseltildi.
•Yüksek stres seviyeleri kan basıncını yükseltir. •Bacağınızı yüksekte tutmaya çalışın.
start learning
elevate
be elevated to sth *She has been elevated to deputy manager.
•High stress levels elevate blood pressure. •Try to keep your leg elevated.
söndürmek, feshetmek, sönmek
Yangının sönmesi iki saat sürdü.
start learning
extinguish
The fire took two hours to extinguish.
•somutlaştırmak, cisimleştirmek, tam belirgin hale getirmek, •bünyesinde barındırmak, ihtiva etmek
bünyesinde barındırmak
•Sıkı çalışma ve adil oyun değerlerini bünyesinde barındırır. •Bir öğretmende hayran olduğum her şeyi somutlaştırıyor.
start learning
embody
•He embodies the values of hard work and fair play. •She embodies everything I admire in a teacher.
çıkarmak, yaymak, belirtmek, yayınlamak
Alarm, herhangi bir saldırganı tespit etmek için kullanılan kızılötesi ışınlar yayar.
start learning
emit
The alarm emits infrared rays which are used to detect any intruder.
•içine koymak, iliştirmek •etrafını çevirmek, kapamak
etrafını çevirmek, içermek/kapsamak, hapsetmek
Bölgenin bir haritasını ekliyorum.
start learning
enclose
I enclose a map of the area.
kapsamak, içermek, etrafını sarmak
kumpas kurmak
Albümleri geniş bir müzik yelpazesini kapsıyor.
start learning
encompass
Their albums encompass a wide range of music.
tehlikeye atmak
Fadıl, Leyla'nın hayatını tehlikeye attı.
start learning
endanger
Fadil endangered Layla's life.
bahşetmek, para bağışlamak, bağışta bulunmak
O, üniversiteye bol miktarda para bağışladı.
start learning
endow
He endowed the college with a large sum of money.
gerektirmek, yol açmak, şarta bağlamak
İşiniz ne gerektiriyor.
start learning
entail
What does your job entail?
sarmak, sarmalamak, kuşatmak, kapatmak örtmek
zarf
Çiftlik sisle kaplıydı.
start learning
envelop
The farm was enveloped in fog.
yükseltmek, tırmanmak, bir şeyi daha büyük veya daha ciddi hale getirmek
gerinliği tırmandırmak, kızıştırmak(savaş, anlaşmazlık vs.)
İşsiz kaldıktan sonra mali sorunları arttı.
start learning
escalate
His financial problems escalated after he became unemployed.
eşlik etmek, refakat etmek
refakatçi, kavalye, eşlik eden, eskort
Bana eve kadar eşlik etmeyi teklif etti.
start learning
escort
He offered to escort me home.
hatırlatmak, anımsatmak, çağrışım yapmak, aklına getirmek, hissettirmek
uyandırmak, aklına getirmek
Hikaye çocukluğumun anılarını anımsattı/uyandırdı.
start learning
evoke
The story evoked memories of my childhood.
haykırmak, bağırmak, hayretini ifade etmek, çığlık koparmak/atmak, feryat etmek
"Nasıl korkunç!" haykırdı.
start learning
exclaim
"How terrible!" she exclaimed.
•hesaba katmamak, hariç tutmak •sokmamak, men etmek, dahil etmemek
Kadınlar hala kulüpten dışlanıyor. •Sigorta kapsamı belirli tıbbi koşulları kapsamaz.
start learning
exclude
Women are still excluded from the club. •The insurance cover excludes particular medical conditions.
sergilemek, göstermek, ortaya koymak
Tom'un karısı, mücevherlerini sergilemekten hoşlanıyor.
start learning
exhibit
Tom's wife loves to exhibit her jewelry.
maruz bırakmak,
meydana çıkarmak, ortaya çıkarmak, sergilemek, Tom her şeyi meydana çıkarmakla tehdit etti.
Bebekleri güçlü güneş ışığına maruz bırakmak tehlikelidir.
start learning
expose
Tom threatened to expose the whole thing.
It's dangerous to expose babies to strong sunlight.
sızdırmak (para), tehditle koparmak, gaspetmek
tehditle almak, zorla el koymak, gözünü korkutarak parasını almak, zorla para almak
Gangsterler yerel iş adamlarından zorla para alıyor.
start learning
extort
Gangsters have been extorting money from local businessmen.
çıkarmak, bilgi almak,
seçme parça, esas, (bilgisayar) ayıkla, genişlet
Bu bölgeden demir cevheri çıkarıyorlardı.
start learning
extract
They used to extract iron ore from this site.
saygı duymak, değer vermek, addetmek
itibar, saygı
O, profesöre oldukça değer veriyor.
start learning
esteem
He esteems the professor highly.
hapishaneye kapatmak, tutuklamak, cezaevine koymak
kodes, hapishane, cezaevi, yargılanmakta olan sanığın tutuklu olduğu tutukevi. "prison" ise yargılanması sonucu ceza alan mahkumların tutulduğu yerdir
Üç yıl hapis yattı.
start learning
jail
He was jailed for three years.
birini hapse atmak, cezaevine koymak
Cinayete teşebbüs nedeniyle 1965'te hapsedildi.
start learning
imprison
He was imprisoned in 1965 for attempted murder.
yuhalamak, dalga geçmek, alay etmek
alay
O giderken evinin önündeki kalabalık alay etti.
start learning
jeer
The crowd outside his house jeered as he left.
sarsmak, çekivermek, birdenbire yerinden fırlamak
dallama, hırbo, dürtmek
Kamyon sarsıldı.
start learning
jerk
The truck jerked forward.
(adam/çocuk) kaçırmak
fidye için birini kaçırmak
Tom'un çocuk kaçırmakla ilgisi yoktu.
start learning
kidnap
Tom had nothing to do with the kidnapping.
•aday göstermek •resmî olarak seçmek, atamak
aday göstermek, adaylığını önermek
En iyi erkek oyuncu olarak aday gösterildi.
start learning
nominate
nominate as
He was nominated as best actor.
bildirmek, haber vermek,
ihbarda bulunmak, ihtar etmek, tebliğ etmek
Tamamen iyileştiğimi haber vermekten mutluluk duyuyorum.
start learning
notify
I am happy to notify you that I have fully recovered.
bakıp büyütmek, ilgilenmek, beslemek, eğitmek, yetiştirmek •destek olmak, gelişmesine yardımcı olmak, teşvik etmek
terbiye
•Yağmurlar yeni ekilen mahsulleri besledi. •Meslektaşlarının yeteneklerini gelişmesine yardımcı olan / (besleyen) ilham verici bir liderdi.
start learning
nurture
•The rains nurtured the newly planted crops. •He was an inspiring leader who nurtured the talents of his colleagues.
uydurmak, yalan söylemek/düzmek
sahtesini yapmak, üretmek
Polisin kendisine karşı delil uydurduğunu iddia ediyor.
start learning
fabricate
He claims that the police fabricated evidence against him.
•rengi solmak/atmak, karartmak, soldurmak •yavaş yavaş kaybolmak/önemini yitirmek; gittikçe zayıflamak
solma, kuvvetten düşme
Duvarlar güneş tarafından solmuştu.
start learning
fade
The walls had been faded by the sun.
bağlamak, tutturmak; kilitlemek, iliklemek, birleştirmek, sabitlemek
tutturmak, sabitlemek
Bu elbise yandan sabitlenir.
start learning
fasten
This dress fastens at the side.
gidip almak, gelir sağlamak, hasılat getirmek, para getirmek
para kazandırmak, kazanç getirmek
Annemi istasyondan almam gerekiyor.
start learning
fetch
I have to fetch my mother from the station.
kanat çırpmak, çırpmak, çırp
Kuşlar, uçmak için kanatlarını çırparlar.
start learning
flap
Birds flap their wings to fly
çevirmek, hızlıca bir veya daha fazla kez birşeyi ters-düz çevirmek/döndürmek, fiske atmak, fiske vurmak
küstah, ciddiyetten uzak, (bilgisayar) döndürmek/ters çevirmek, Tom kartı döndürdü ve onun maça ası olduğunu gördü.
Arka kapağa bakmak için kitabı (ters) çevirdim.
start learning
flip
Tom flipped over the card and saw that it was the ace of spades.
I flipped the book (over) to look at the back cover.
üşüşmek, sürü toplanmak, kalabalıklaşmak, akın etmek
sürü, güruh Bir koyun sürüsü gördüm.
Yüzlerce kişi futbol maçına akın etti.
start learning
flock
I saw a flock of sheep.
Hundreds of people flocked to the football match.
engellemek, önlemek, set çekmek
folyo, alüminyum folyo
Bu planlarımızı engellemekle tehdit ediyor.
start learning
foil
This threatens to foil our plans.
önce gitmek, vazgeçmek, bırakmak, feragat etmek
kaçınılmaz
Tom çok soğuk olduğu için sabah yüzmesinden vazgeçmek zorunda kaldı.
start learning
forego - forewent - foregone
foregone
Tom had to forgo his morning swim, on account of it being too cold.
•kurmak, oluşturmak, tesis etmek, inşaa etmek, yaptırmak •dayanmak, temel teşkil etmek, belli bir inanca ve fikre dayandırmak
temel yapmak, temelini atmak
•Şirket 1861 yılında kurulmuştur. •Eşitlik ilkelerine dayalı bir toplum
start learning
found
•The company was founded in 1861. •a society founded on principles of equality
para/fon ayırmak; fon sağlamak
kaynak, fon
Proje kim tarafından finanse ediliyor?
start learning
fund
Who is the project funded by?
•toplamak, bir araya getirmek •çeşitli şeyleri bir araya getirmek/toplamak
çeşitli şeyleri bir araya getirmek/toplamak
•Büyük maç için stadyumda taraftarlar toplandı. •Eşyalarını bir araya topladı ve gitti.
start learning
gather
•Crowds of fans gathered at the stadium for the big match. •She gathered her things together and left.
tartmak, ölçmek, kestirmek
ayar, ölçü, bir durum hakkında veya birisinin ne düşündüğü veya hissettiği hakkında yargıya varmak
Tepkisinin ne olacağını kestirmek imkansız.
start learning
gauge
It's impossible to gauge what her reaction will be.
•ortaya çıkarmak, oluşturmak, yaratmak •enerji üretmek
•Bu film büyük ilgi uyandırdı(çok ilgi çekti). •Birçok ülke elektrik üretmek için nükleer yakıt kullanır.
start learning
generate
•This film has generated a lot of interest. •Many countries use nuclear fuels to generate electricity.
el, kol, ve baş hareketi yapmak
el, kol ve baş hareketi, jestler
Pencereyi işaret etti.
start learning
gesture
He gestured towards the window.
parıldamak, parlamak, ışıldamak
parıldayan yeni bir araba
start learning
gleam
a gleaming new car
süzülmek, kaymak, akmak
süzülerek gitmek
Tren istasyondan yavaşça çıktı.
start learning
glide
The train slowly glided out of the station.
yapıştırmak, tutturmak, zamklamak
tutkal, zamk
Bu vazoyu tekrar yapıştırabileceğinizi düşünüyor musunuz?
start learning
glue
Do you think you can glue this vase back together?

You must sign in to write a comment